Kim Bilir…

Kim Bilir…

Haz 26
Kim Bilir…

İnsanın dünyadan çıktıktan sonra aldığı en gerçekçi unvanmış ölüm.

Etrafta dörderli beşerli katlarla sıralanmış apartmanlar… Aralarında görevi sadece apartmanları birbirinden ayırmak olan daracık taş yollar. Zaman uykuların rüya sokağında dolaştığı, dünyaya karalar bağlatan gecenin yarısı. Etraf zifiri karanlığı soluyor. Sessizlikle oturup hem hâl olurken o da ne? Bir kapı gıcırtısı ve yanmakta tereddüt eden ardından hafif bir el darbesiyle karara erip aydınlığa erişen bir lamba. Şimdi sessizlikle vedalaşıp ışığın olduğu daireye çevriliyor bakışlar.

Beş katlı bir apartmanın bodrum katı. Dairenin penceresi taş yolla göz göze ve onunla yarışırcasına küçük. Pencerenin perdesi ise içeriyi seyre çağırırcasına ardına kadar açık.

Ve içeride bir hareket; boyu kısa, yaşı uzun; saçları yine kısa ve paltosu yine uzun bir adam…  Odanın içinde bir o yana bir bu yana birkaç adım attıktan sonra paltosunu çıkarıp odanın ortasındaki masanın üzerine bırakıyor. Kendisi de mirasına ahşap kurtlarını da ortak edecek kadar yıllanmış bu masaya oturuyor. Masa büyük olmasına rağmen etrafında bir tek sandalye var.  Sandalyeye bakıyor uzun uzun. Sonra bir tek bardağa, bir tek tabağa ve tek kişilik, ortopedik olmayan, baba yadigârı yer döşeğine… İlk defa sesi duyuluyor: “Tek kişilik bir hayat… Hayat mı? Hata yapmış bir öğrenci mahcubiyetiyle eliyle ağzını kapatıyor. Hayat, hayat bu değil diyor ve hıçkırıklara boğuluyor. Saatine bakıyor. Vakit tamam der gibi başını sallıyor. Gözyaşlarını silerek ayağa kalkıyor. Kalın ve uzun paltosunu giyiyor, sıkı sıkıya ilikliyor büyük büyük düğmelerini. Kat kat giyinmesi pişmanlığını gizleyebilmek için olsa gerek. Ama pişmanlık gizlenebilir mi ki ya da gizlenmesi mi gerekir? KİM BİLİR… Tam kapıdan çıkmak üzereyken birden arkasını dönüyor ve rafın üzerindeki fotoğraflara yöneliyor. Fotoğraf çerçevelerinin üzeri dantelli beyaz örtülerle kaplı. Unutmak istenip unutacak kadar cesaret bulunamamışlığı resmediyor örtüler. Aralarından birini hızla çekip alıyor ve paltosunun cebine atıyor. Duvarda asılı, ortasından çatlamış aynaya bakıyor. Ağarmış saçlarına, saçlarıyla birbirine karışmış uzun sakallarına çeki düzen veriyor. Çok önemli bir buluşmaya gidecek gibi özenli davranıyor. Ve kapıyı hızla çarpıp dışarıya çıkıyor. Dışarısı çok soğuk. Rüzgâr uğultularıyla incecik camları heyecandan titretiyor.

Adam yürüyor, yürüyor, uzunca yürüyor. Sonunda bir yerde durup sağa sola şöyle bir göz atıyor. Etrafta kimsenin olmadığına ikna olduğunda hayat arkadaşı ve onun kendine en büyük armağanının yanında alıyor soluğu. Hızlı hızlı alıp verdiği soluklar buz gibi havada dumandan bulutlar oluşturuyor. Paltosunun cebinden fotoğrafı çıkarıyor. O sus pus adam fotoğrafa dönüp yüzünü, başlıyor anlatmaya. Ne yaptığını, neden burada olduğunu, o toprağın altında kimlerin olduğunu hepsini ama hepsini anlatıyor. Adam anlattıkça zaman ve mekân yıllar öncesine gidiyor. Beş yıl, on yıl, on beş yıl… KİM BİLİR… İnsanın unutması için ne kadar yıl gerekiyorsa işte ondan daha az sayıda bir yıl geriye gidiyor.

Hatalar, hatalar… İnsan kaç kere hata yapabilir bu dünyada? Kaç hata hakkı vardır bir kişiye düşen?  Peki, insan tek bir hata yapmamak için uğraşırken daha ilk ve tek hatasında neden kaybeder her şeyini? İşte bu sorular aklından çıkmıyordu günlerdir. Yüzünü çevirdiği her yerden alevler yükseliyordu. Yüreğini saran alevler sanki tüm çevresine yayılmıştı ve onu da yutmak için fırsat kolluyordu. Neden o kadar geç kalmıştı ki eve? Şu kahrolası işler neden bitmemişti bir türlü. Oysa bu akşam erken gel sana bir sürprizim var demişti telefondaki ses. Ama erken gitmemişti ya da gidememişti ya da Bir Güç onu göndermemişti, kader,                      KİM BİLİR… Bilinen şu ki o eve o gece alevler ondan daha erken gitmişti ve götürmüştü ona dair ne varsa…

O kendini hiç affetmiyordu, her şeyin tek sorumlusu kendisiydi. “Bir saat” dedi, “Bir saat daha erken gitseydim ikisi de şu an yanımda olacaktı ama bunu dahi beceremedim.” Bu kadar diyebildi. Ve yine kelimeler içinde boğuldu kaldı. Yutkundu, yutkundu çıkaramadı. Günlerdir en iyi yaptığı şeyi yapmaya başladı: Ağlamak, hıçkıra hıçkıra durmadan ağlamak…

Ve yıllar, yıllar… Mezarın başında yine ağlamak. Saçlarıyla birbirine karışmış ak sakallarından süzülerek akması gözyaşlarının. O günden bu güne ne yapmıştı, neredeydi? KİM BİLİR… Belki kayıplara karışmıştı ve kimse bulamıyordu onu. Belki de deli diyorlardı, avare diyorlardı. Bunların hiç biri umurunda değildi. Senelerdir gözyaşı döküyordu. Gözyaşı ateşi söndürür mü? Bu soru onun için eski bir soruydu. Çünkü cevabının farkına varalı çok olmuştu. Gözyaşı ateşi söndürmezdi aksine her gün her dakika daha çok büyütürdü ateşi.  İnsan nasıl dayanabilirdi bu kadar acıya? Sahi dayanabilmiş miydi? Yoksa dünyadan çıktıktan sonra alınan en gerçekçi unvana mı kavuşmuştu? KİM BİLİR…

recepmutlu@yazinak.com

Recep MUTLU

Bu yazı toplam 41 defa okundu.

2 kişi fikrini paylaşmış.

  1. semih

    ne kadar gurur duysam azdır… canım arkadaşım ”RECEP MUTLU” kimse bilmesede ben biliyorum seni gurur kaynağımızsın arkadaşım….

  2. eren safinaz

    “Tek kişilik bir hayat… Hayat mı? Hata yapmış bir öğrenci mahcubiyetiyle eliyle ağzını kapatıyor. Hayat, hayat bu değil diyor ve hıçkırıklara boğuluyor
    ..
    aklıma ben geldim.
    tebrikler dostum

Ya senin fikrin? Haydi Yorumla!