Çok modern zamanlarda ülkelerden birinde bir kavalcı yaşarmış: Özgür ülkenin özgür kavalcısı.
Günlerden bir gün özgürlüğü sormuş hocası kavalcıya özgürlük dersinde. Kavalcının aklına gelen şu cümle olmuş: “Hayata gözlüksüz bakabilmek”.
Hocası tekrarlamış kısık bir sesle: “Hayata gözlüksüz bakabilmek!” Kimisi (kim) çekingen bir edayla sıranın altına götürerek buğulanmış gözlüklerini silmiş o anda. Kimisi de anlamsız anlamsız şeyler düşünmüş, nasıl olsa özgür bir ülkedeyiz şeklinde. Bütün bunlar olurken kavalcımız da anlatmaya devam etmiş:
- Özgürlüğü bir kuşun kanadına yüklemişiz. Oysa özgürlük bir kuşun kanadına yüklenemeyecek kadar ağır ve uçsuz bucaksız bir kavram demiş, demiş ve en özgüründen bir noktalı virgül atıvermiş, belki de pay bırakmak için uzun bir tahayyüle… (hayale)
Nasıl olsa özgürlüğü kuşun kanadına yükledik. Sıkı sıkıya da bağladık kuşu özgür bıraktık özgürlük nedir öğrensin diye.
Nihayetinde günler günleri, aylar da ayları kovaladı. Yıl olmasına beş kala sayılı günlerin sayısı göründü birden kuşun onca yüküyle birlikte gagası. Herkes kendi özgürlüğünü yüklemişti ve kimse düşünmemişti nerde başlar, nerde biter özgürlüğümün hiç de özgür olmayan kalın kırmızı çizgileri.
Kuş çıkardı ağzındaki özgür baklaları: Eteğime harcanan kumaşın azlığıyla ölçerim ben özgürlüğü diyordu bir genç kız; diğer yandan başının üstündeki fazlalık yüzünden üniversitenin önündeki X-ray cihazından geçememişti bir başka genç kız(!) Şimdi bir virgül karalayalım ve bir sual atalım cevapsız sorular denizine: “Üstündeki fazlalık ya da eksiklik midir insanı ifade eden ve insanın değerini mi ölçer X-ray cihazları?”
Kuş devam etti baklalarını dökmeye: Eve babasından sonra girdiğinde ey özgürlük diye kasım kasım kasılıyordu bir erken ermiş ergen(!); fakat aynı yaştaki kız çocuklarının pencereden daha öteye geçememişti hayalleri ve kızını dövmeyen dizini döver saçmalığı yüzünden okula dahi gönderilmemişlerdi yüzlerine her baktıklarında ‘özgürlüğe hayır!’ pankartı gibi duran babaları tarafından. Kuş daha fazla sessiz kalamadı, bu ne kör zihniyet diyordu. Aman sus, diyorduk, sus! Duymasın sözüm ona bilgi küpü (!), koca koca cahil amcalar.
Kuş korkmuş olacak ki amcalarımızın heybetinden devam etti usul usul bakla dökmeye: Ne şairler-yazarlar gelmiş geçmiş bu özgür ülkeden(!) Sırf farklı düşündükleri için vatan haini ilan edilmişler. “Ne gazeteciler yine aynı sebepten canice öldürülmüsler ve “hepimiz ‘ÖZ’üz, hepimiz ‘GÜR’üz” diyen beyaz yazılı siyah pankartlar, ne o vahşeti resmetmeye yetmişler, ne de geri getirebilmişler altı yırtık ayakkabısının taşıdığı yere serili aciz bedenini.” diyordu kuş ve devam ediyordu. Aman kuş! n’apıyorsun özgür ülkedeyiz dediysek kırmızı çizgilerimizi unuttun, yazımızı sansürletmeye mi çalışıyorsun!
Ey özgürlük! Kuş kaçtı gitti daha özgür diyarlara. Kavalcı da noktalı virgülünü attı, bir daha da gelmedi ve biz bize kaldık. Parmak kaldırdık, seçim yaptı öğretmen özgürce. Söz aldım kalktım kara tahtaya. Ve ey özgürlük! Sınırların da en az senin kadar özgür. Herkesin bir özgürlüğü var ve biri diğerinden çok başka. Açmak-kapamak, çıkmak-kalmak ne kadar zıt olsalar da aynı kapıya çıkıyor: Özgürlük apartmanının özgürlük dairesinin özgürlük kapısına. Sana aynen senin gibi özgür ve olabildiğine saçma bir yaklaşım: Belki de özgürlük diye bir şey yoktur, en azından bizde yoktur belki de dünyada da yoktur. Nerdedir? Nerdedir? Mesela Ütopya nasıl? Kulağa hoş geliyor olsa gerek. Bunu da öğrenmenin tek bir yolu var: El ele tutuşalım bayanlar baylar. Bir iki üç “Se-le-na! Selena! Selena!”
RECEP MUTLU



